İstanbul’da Aşık Oldum

İstanbul’da buldu beni aşkın,

Gidemedim, kaçamadım,

Bir yolunu bulamadım.

Gözlerine boğazda takıldım,

Ellerini kız kulesinde tuttum,

Aşkını meyhanelerde içtim.

İstanbul yağmurlarında ıslandık yürürken,

Güneş bizi kavururken,

Denizin esintisine kapıldık birden.

Yeniköy’ ün sokaklarında gezerken,

Evimizin hayalini kurduk gizliden,

Tarabya’da uzaklara dalarken,

Ayrılığı düşündük

Biz en baştan ayrıydık ve kendi içimizde yalnızdık.

Çayımıza şeker atarken göz göze geldiğimizde,

Her yudumda yalnızlığımızı içtik,

Her bakışta kendimizi aradık,

Bu aşkın ihtimallerini düşündük

Kesin gidişlere göz gezdirdik

Ama bunu hiç itiraf etmedik

Denemedik bile bunu

Çünkü biz sessizce ayrılık yemini verdik

Aslında biz baştan olmaz dedik,

Biz severken ayrılmayı istedik

Sevgimiz bitmesin istedik

Devam eden bir şey varsa, seni sevdiğim,

Ama belli sana yenildiğim…

14.09.09 funda

Sevmek

Bir aşk doğarken, içimizdeki sözler kaybolup gider aklımızdan… Düşüncelerle boğuşurken, sevmeyi, sevmemeyi, hesaplarken, kendimizi yeryüzüne ilk düştüğümüz anda bulabiliriz bazen. Yaşamda yol alırken, bizde sevmeye dair ne varsa, bize hayatımız boyunca eşlik eder. Sonra birden sessizlikte onun adını fısıldayıp; yanına kendi adımızı ekleriz. Bazen duygularımızla boğuşurken, kendi hayatımıza, onu sevdirmek için çabalarız, tek olanda, biz olmayı kabul etmeye çabalarız. Yalnız başına yerken, onunla birlikte yiyor gibi yemeye, gülerken, bizi güldürenin onu da güldüreceğini anlayıp gülümsemeye, yeni bir olayla karşılaştığımızda onun bu durum karşısında düşüncesinin ne olacağını düşünmeye başlarız.

Sevgi, karşılanması gereken bir ihtiyacın karşılığından çok, bizim özümüzdür. Hayatın özü ve anlamı sevgidir. Sevgi, iletişim ve ilişkilerde, var olmada, yaşamın her anında, her şeyde olandır. Her anımızda, hayatın her noktasında, tek değişmeyendir. Belki de sevgi, burada kalmayı seçip; bu yaşamda var olmayı seçebilmektir. Ansızın ruhu anımsamak belki, varlığını çoktan unutmuşken. Sevgi birden kolayca tenden geçebilmek, yüreğe dokunabilmektir. Nereden, kimden geldiğini hatırlamaktır, bir yerde; Tanrıyı anımsamaktır ve andan kopmadığını bilebilmek.

İçtenlikle sevin, içinizden geldiği gibi sevin. Sadece sevgilinizi değil, dünyada var olan her şeyi, olduğu haliyle sevin. Sevdikçe özgürleşin, sevdikçe zenginleşin, hayata katılın ve sezgilerinize kulak verin. Tüm kalbinizle, yürekten, içten sevin. Karşılık beklemeden, sıkılmadan utanmadan sevin. Sadece güzel yüzünü, gülüşünü değil, her şeyiyle sevin ve güzel bulmasanız da sevin. Ancak yürekten severseniz, karşınızdakini hissedebilirsiniz. Ancak gerçekten severseniz onun varlığını kutsar, onurlandırır ve şükredersiniz. Allaha şükran, tüm yarattığını sevmektir bir bakıma.

“Bilgi ”den seçerek inşa ettik kendimizi,

Yürekler temellerde, üzerleri et, kemik örtülü

Cehennemde gibiyiz, ruhumuzu unuttuk

Her yerde gömülü bedenler dikili…

Funda Karaaslan Bilgin 2013

Düşünceler

Bir duyguyu düşünceye dönüştürmek,  kelimelere dökmeden hemen önceki aşamadır ve bu her zaman gerekli değildir. Bazen bir duygunun ifade edilmekten çok akıp gitmeye ve hissedilmeye ihtiyacı vardır. Duyguyu açıklamaya çalışmak, anlatmak, söze dönüştürmek; onu kısıtlamak ve akıp gitmesine engel olmaktır. Duygu bazen oradadır, yakalanmak istemez, sadece bir su gibi, nehir gibi akmak ve yolunu bulmak ister.

Düşünceler ise anlara tutunabilen ve bazen sadece orada öylece var olmak isteyen oluşumlardır. Düşünce insan zihninde kendini belli eden ve ifade edilmeyi içten içe arzu eden, duygulara nazaran biraz daha dinamik oluşumlardır. Düşünceler lazım olsun, olmasın dile, ağıza düşmeleriyle, ifade edilmeleri bir olur. Söylemeden önce biraz pişsin, sonra düşsün diye düşünmüş olsanız bile, söylediğinizde artık olan olmuştur.

Düşünceler olumsuzluk içeren: Yargı, yergi, kınama, alay ifadeleri olabilir. Bunlar, genelde söyleyen ve söylenen insanın hayatına çok fayda getiren düşünceler olmasa da, düşünen insanda bazen söylemezsem öleceğim hissi yarattığından, hemen söylenir.

Düşünceler ikircik yaratarak da insanı meşgul etmeye çalışan, minik bilye misali zihinde zıplayan, seken, sıkıştırılmış, keskin enerji kütleleri haline de dönüşebilir. Zaman zaman ise kurtçuklar gibi kımıl kımıl, zihinde, bir nokta üzerinde toplanarak, sinsice kurbanının karşıda belirmesini bekler. Küçük kurtçuklar, kurban belirir belirmez;  koca bir kurt gibi avının üzerine aniden atlar.

Sebepsiz yere fişek gibi etrafa bir ok misali fırlatabileceğiniz, bodur duygudan bozma, düşünceler de vardır ve her zaman sizde, kendine has bir haklılık algısı geliştirerek, yerini sağlamlaştırmayı başarmış ve zihindeki tahtına kurulmuştur. Hedefe doğru yönelir yönelmez de, fitili ateşlenmiş fişek gibi fırlar. Geri dönüşü olmayan bu yolculuk bazen bir hüsranla sonuçlanabilir. Hedefi tutturamayan saçma misali etrafa saçılır ve temizleme ihalesi de söyleyene kalıverir.

Düşüncelerin olumlu olanları ise yapıcı, destekleyici, yüreklendirici, sevgi, şefkat içerenleridir. Bunlar söylendiğinde, duyanlarda, sevgi dolu bir ışık etkisi ile yayılarak, ferahlık, mutluluk, umut, gevşeme etkileri gösterir. Sevgi dolu olanlar karşınızdaki insanın aniden, enerjisini ve yaşama sevincini yükseltir. Hayata bakış açısını bile değiştirerek, etrafa karşı daha olumlu bakmasına yardım eder.  Sevgi dolu cümleler söylediğiniz insanın moralini yükselterek, onu gülümsetir. Yapamayacağını düşündüğü işe dört elle sarılmasını öğretir. Sevgi cümleleri, ağlayanı güldürür. Bir insanın en umutsuz anında söylenmiş olumlu cümleler, insanda çölde vaha görmüş hissi uyandırır. Güzel sözler, sohbetler kışın ısıtır, yazın serinletir.

Funda 2013

Çocukluğumuz

Bir zamanlar bizim için masallar vardı. Masallardaki kahramanlar ve hayatlar bizim yarattığımız küçük dünyalarımızdı. Hayatımız, bir masaldan, diğerine geçerken renklenirdi. Hayatımız çocuksu heyecanlar ve bitip; tükenmek bilmeyen neşe ve coşku ile dalgalanırdı. Her yer oyun alanı, her şey oyundu. Doğa bizim dünyamız, okul ise bizim arkadaş çevremizdi. Baharlar ve yaz oyunlarla doluydu. Biz büyüdük, dünyalarımız da değişti. Çocukluğumuzun sebepsiz neşesini ve kendimizi, değişen dünyalarımıza hapsettik. Çocukluğumuzda daha yoğun hissettiğimiz yaşama sevinci; yerini, endişe, kaygı ve zorunluluklara bıraktı. Artık oyun oynamıyoruz. Eskisi gibi bize her gün keyif veren şeylerin sayısı azaldı. Yapmayı istemediğimiz halde yapmaya mecbur olduğumuz uzun bir iş listesi bizi bekliyor her gün. Oysa oyun oynamaya yeniden başlayabilsek ve bunu arkadaşlarımızla yapabilsek; büyüklere ait oyunlarla arkadaşlarımızı bir araya toplasak. Bunu yılda bir değil, her hafta yapsak ve ilişkilerimiz yine çocukluğumuzdaki gibi olsa. Birbirimizle, çocuk ruhlarımızla saf ve içten bir iletişim kurarak. Yargılamadan, yargılanmadan, her duygumuzu çekinmeden anlatarak. Birbirimizin hayatını incelemeden, hayatlarımızı kıyaslamadan. Birbirimizin hayatlarına ve sahip olduklarımıza büyüteçle bakmadan, sadece seviyorsak bir arada olabilsek. Çocukluğumuzda yaşadığımız gerçek ilişkilerle, iyiyi kötüyü, gerekiyorsa ve zamanında çekinmeden söylesek. Çocukluğumuzun en saf haline dönüp, saf neşe ve yaşama sevinci olabilsek. Hayatımızı oyunla, gerçek duygularla ve gerçek ilişkilerle hayat zorunluluklarımızı birer çocuk oyununa çevirsek. İşte o zaman hayat bizim için keyif, mutluluk ve eğlence olurdu.

İşte fırsat buldukça ya da fırsat yaratarak çocukluğumuzu bize anında getirebilecek eylemler listesi:

  1. Ağaca çıkmak
  2. Bisiklete binmek
  3. Soluğumuz kesilene kadar neşeyle koşmak
  4. Paten kaymak
  5. Çimlere örtü sererek piknik yapmak
  6. Ortada sıçan, istop ve saklambaç oynamak
  7. İp atlamak
  8. Sessiz film oynamak
  9. Otobanda ya da doğada yüksek sesle şarkı söylemek
  10. Resim yapmak
  11. El işleri ( kes-katla-yapıştır)
  12. Uçurtma yapmak ve uçurmak
  13. Hayvanlarla oynamak
  14. Suda taş kaydırmak
  15. Uzaktan kumandalı araba ve helikopter uçurmak
  16. İsim-şehir-hayvan oynamak
  17. Denizde dans
  18. Akşam denize girmek
  19. Kızma birader, tabu, monopoly, quick draw oyunları

Funda 2013

Sus ve Dinle

Yazacak çok şeyim, ama anlatacak çok az şeyim var. Çünkü sözcükleri söylediğim an artık benim olmayacak, bu yüzden kelimelerimi boşa harcayamam. Duygularımı, düşünceye çevirirken, hakkını veremem. Söyleyecek az şeyim, ama gösterdiğim çok şey var. Sana söylediğim her şeyde arama başka şey, sen sadece benim anlattığıma dikkat et. Gözlerime bakarsan, aslında görürsün teyidini. Kelimelerimi seçerken, onları azat eder gibiyim, bu yüzden zorla çıkıyor cümleler ağzımdan. Bu yüzden düşünerek konuşuyorum. Düşüncelerim, duygularıma ses olamaz, taşıyamaz hiçbir kelime zerre kadar duygumu.  Anlatamaz kelimeler gerçekte neler hissettiğimi. Sözlerimi duyduğunda altındaki derinliğe bak, kızgınlığımı kelimelere yükleyip salıverirken, sevgimden denize demir atıyorum. Gözlerim dolduğunda anla ki haykırarak ağlıyorum, duysan neye yarar ki? Ben bile duymak istemiyorum. Sevincimi kelimelere ödünç veremem, bir an olsun ayrı kalamam. Kalbimi sana tamamen açamam, gördüklerini anlar mısın, ya da görünene bakar mısın bilmiyorum. Şakalarım seni neşelendirmiyorsa, beni dinlemiyorsun, rahatsız oluyorsan sözlerimden, aslında artık bana katlanamıyorsun.

Ellerini sadece sen ağlarken tutabilirim, gülerken zaten hissedemezsin. Senin neşenin hemen gerisindeyim. Gözlerine baktığımda anla ki cümle eksik, gerisini sadece sen bil diye, gözlerimle söylüyorum. Bir şeye hayır derken aslında sana ne olur beni zorlama diye yalvarıyorum, bir şeyi bir kere isterken senden, aslında lütfen kabul et diye yalvarıyorum. Aslında ben kelimelerden zengin, ama cümlelerden eksiğim. Aslında seni söylediğimden çok, ama göründüğünden daha derin tanıyorum. Ağladığında yasladığın omuz olamam, çünkü ben de ağlıyorum. Seni teselli edemem çünkü senden daha çok üzülüyorum. Senden kaçar gibi görünsem de o an aslında üzüntümü gizliyorum. İçimi göstermiyorum diye kimse beni suçlayamaz, aslında herkesten çok gösteriyorum ama göremediğin için sana kızmıyorum. Her zaman benden kelimeleri beklemen, aslında senin sağırlığın. Bende gördüğün, benden duyduğun her şey aslında benim. Bazense gördüğün sadece küçük bir parçam. Derinliğimi görebilmen, bende senle ilgili bir şey aramadan bana baktığında mümkün. Benim için kendiliğinden bir şey yapıyorsan, yapılanı yıllarca, bana verdiği duyguyu sonsuza dek unutamam. Benim için ağlıyorsan, sen de artık ben gibisin, sen de artık her şeyimdensin.  Benim için seviniyorsan, artık sevincim daha çok, sonsuza dek bende yaşayacaksın.  Hatta an gelecek, mutluluğum sadece benim için sevinmen olacak.

Dünyayı seviyor muyuz?

Güneş dünyanın tepesinden ısıtıyor ve aydınlatıyor. Tüm canlılar ondan yararlanıyor. Toprağı, bitkileri besleyen ve kim bilir ne zamandır var olan güneş. Güneş bütün hayatların üzerinde… Sevgiyi kaçımız gerçekten hissedebiliyoruz, şefkati; sadece insanlara karşı, hatta sevdiklerimize mi hissediyoruz? Çevremizde sayısız canlı yaşıyor: İnsan, hayvan, bitki… Hayvanlar özellikle şehirleşen ortamlarda parklarda, sokaklarda yalnızca bir avuç duyarlı insanın yardımıyla yaşamaya uğraşıyor, çabalıyor. Onlara yemek verilirse yiyorlar, bulamıyorlarsa bir köşede aç duruyorlar. Hayvanlar caddelerde, trafik ışıklarına basamadıkları için korkarak ve hayatlarını tehlikeye atarak karşıdan karşıya geçiyorlar.  Doğal hayatta sadece bir anlık keyif uğruna hayvanlar avlanıyor; vurulan hayvanların eti yenilmiyorsa, yaralı ya da ölü öylece kaderine terk ediliyorlar. Hayvanların gereksiz yere, yani yemek dışında herhangi bir amaç için öldürülmesine tanık olmaktan öteye geçebildiniz mi? Düşünün sizce hangi hayvanlar gereksiz öldürülüyor?

Sular kirleniyor. Fabrika ya da ev atıklarıyla düşüncesizce kirletiliyor. Musluklardan akan sular giderek içilmez hale geliyor ya da içen canlıları hasta ediyor, yavaş yavaş zehirliyor. Hayatınızda hiç musluktan akan suyun kaynağını araştırıp; suyun neden içilemediğini ya da içilmemesi gerektiğini öğrendiniz mi? Sorunları fark ettikten sonra gerekli şikayet ve araştırmaları ilgili yetkililere ileterek bu durumun düzeltilmesi için talepte bulundunuz mu? Bu sorunu kaldırmak için bir şeyler yapabilecek bir yerde çalışıyorsanız ya da çalışan birilerini tanıyorsanız, bu konuda gerçek bir eyleme geçtiniz mi?      Denizler kirletiliyor, kenarlarında oturmak bile bazen mümkün değil, ya da artık içi görünen-görünmeyen türlü atıklarla dolu olduğundan, yüzemiyoruz, her denizden tutulan balığı yiyemiyoruz. Bütün denizlerde yüzmek, istediğiniz her kıyıdan denize girmek ister miydiniz?

Yediğimiz sebze ve meyvelerin genetik yapılarıyla oynanıyor ve habersizce insanlara satılıyor. Tarımda ürün kalitesinden çok kazanç düşünüldüğünden toprağa ve ürüne zarar veriliyor. Soframıza gelen doğal tarım ürünleri, giderek soframızda doğallıktan uzak yiyeceklere dönüşüyor. Ağaçlar kesiliyor, yerlerine binalar dikiliyor. Doğal örtü yok ediliyor. Bir gün nefes almak bizim için zor olabilir. Bunun için her birimize görev düşüyor, hayatınızda hiç ağaç diktiniz mi? Ağaçlar kesilirken, yok edilirken, yeşil alanlara beton dökülürken siz ne yapıyorsunuz?

Doğal alanları, suyu, denizi yaşamak için yok ediyoruz, hayvanların yaşamına saygı duymuyoruz, ağaçları öldürüyoruz. Bu dünyadan geçerken, yaşamak için dünyanın yaşamını elinden alıyoruz.

Yok Birbirimizden Bir Farkımız: Hepimiz Bir nefes, Bir Canız.

Allah/Tanrı sevgidir. Dinler insan, doğa ve hayvan sevgisine önem verirler. Allah/Tanrı/Yüce Yaratan; sevgiyi, hayatı, yaşamı önemser. Dünya denilen bu gezegene gelme nedenlerimizden en önemlisi yaşamak. Yaşama hakkı ( sadece bir insan için değil, hayvan, bitki ve deniz için) temel hak ve özgürlüklerin başında gelir. Bütün bu gezegen ve üzerindekilerin sadece var olmuş olması saygı duyulmasına yeterlidir. Yaşama saygı duyalım, yaşamı sevelim. İlk başta kendi yaşamımızı, hayatımızı sevelim. Nazım Hikmet Ran’ın Davet şiirinde olduğu gibi: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.” Dünyanın neresinde olursak olalım, hangi dili konuşursak konuşalım, hepimiz dünya gezegeninin bir yolcusuyuz. İnsanları –Allah adına bile olsa- yargıladığımız zaman sevgiden ve kendimizden uzaklaşırız. Canlıların her birinin eşit oranda yaşama hakkı olduğu ve Allah/Tanrı tarafından yaratılmasından ötürü aynı oranda değerli olduğu, her birinin nurunun, ışığının saf sevgi olduğunu ve Allahtan geldiğini unutmayalım. Tıpkı Yunus Emre’nin dediği gibi:  ‘Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü ”

Toplum ve topluluk içinde yaşamak incelikli bir iştir. Kimi zaman toplumda var olan kısıtlamalar bizi rahatsız etmeyebilir ve bize yasak gibi görünmeyebilir. Belki bizim inancımızı kısıtlamaz ya da engellemez. Toplumdaki insanların kıyafeti, yediği, içtiği, siyasi görüşü, mezhebi, inancı bizimkisiyle aynı olmayabilir; olmak zorunda da değildir. Yasaklardan rahatsız olanların bunu ifade edecek eylemlerde bulunması da belki bizi rahatsız edebilir, bu özgürlük demokrasinin uygulanma biçimidir. Zaman içinde ise toplumda kimi zaman bu yapılan eylem ve davranışlar, onlara katılmayanlar tarafından hoşgörüyle karşılanmaz. İfade edilen düşünce bize tamamen yanlış gelse bile her zaman özgürce ifade edilebilmesi tüm insanların en doğal hakkıdır, bunu en güzel şekilde ifade eden Voltaire: “Fikirlerinize katılmıyorum, ancak onları ifade etmeniz için hayatımı feda ederim”  demiştir. Her insanın kimseye zarar vermeden, doğru bildiği gibi bir yaşam sürmesi özgürlük adına en büyük haktır. Bırakalım artık isteyen, amalar olmadan istediği yerde istediği gibi yaşasın. Dileyen, dilediği zaman canının istediğini yesin, içsin, giysin ve örtsün. Aksi halde yaşam tarzına ve canlı özgürlüğüne yasal yönden yapılan her türlü kısıtlama, yasağı yapan tarafta da olsanız, yasağın yapıldığı tarafta da olsanız hür iradeli insan olmayı zorlaştırmaktadır. Bugünlerde yasaklara engel olmak adına alanlarda binlerce insan bir arada bulundu ve bulunuyor, özgürlük adına meydanlarda toplanan bütün bu insanlar, evlerinde oturan ya da oturmak zorunda olan tüm insanlarda bir değişim, bir dönüşüm bir aydınlanma ve uyanış yarattı.

Demokratik bir toplumda düşünceye, bir inanışa, bir insana, bir insanın söylediklerine karşı olmak, bunları hatalı bulmak, olağan bir haktır, fakat bunun ifadesi, değişimi ve yeniliği tek başına getirmez. Getirilen yasakları geri bırakması ve kazanılmış hakların korunması için, yapılması gereken en güzel şey, sevgi, barış ve birlik olma halidir. Bu zamanı ve geçmişte yaşananları, eskiyi, geride bırakmanın, eskide yaşanan kırgınlıkların, acının, yaşanan tüm eziyet ve yasaklamaların saygıyla azat edilmesi zamanıdır. Bu hareketle onları yok saymaktan çok, hepsine en içten şükürlerimizi sunarak,  teşekkür edebilme imkanı bulabilmek… Onlar olmasaydı biz bugün özgür olmanın/özgür olamamanın ne demek olduğunu şu an olduğu kadar iyi bir şekilde bilemezdik. Gelin var olan sistemlerin, kuralların, siyasi teori ve tanımların, yenidünyada adına sevgi, kardeşlik ve özgürlük diyelim. Tüm bunları yeni enerjiler, yeni akımlar olarak görmek için şöyle bir çevremize bakalım, fakat her zamanki bakış açımızla görmeye çalışmadan. Her biri bize verebileceği en iyi, en güzel ve en ihtiyacımız olanı vererek uyanan her bir insan bedeninde sevgi, kardeşlik ve hoşgörüye, dayanışma ve bilgeliğe dönüşmüştür. Etrafımıza bakalım lütfen, sevgi, saygı, insanlık ve dayanışma her bir canda tekrar uyanarak, tende ayağa kalktı. Artık kendimize düşene odaklanalım, hani hayallerimiz olur, çocukken temeli atılır bu hayallerin ve büyüdüğümüzde yapabileceğimize inanırız, büyüdüğümüzde ise sadece bir hayal deriz ve gerçek olmasına imkansız gözüyle bakarak, onları bir kenara iteriz. Hadi artık üzerimize düşeni yapalım. Hayalimiz bir ortamda ya da kamu kuruluşunda yeni ve eşitlikçi bir düzen ve toplum kuralları mı oluşturmak, hadi artık beklemeyelim, ilgili yerlere başvuralım. Yeni bir siyasi partinin kurulmasını mı bekliyorsunuz? Hadi sizin gibi düşünenlerle birlikte o partiyi kurun ve kendinizi mecliste ifade edin. Neyi bekliyorsunuz, şu an varlığını bile bilmediğiniz başka birinin gelip bu işleri yapmasını mı yoksa yaşlanmayı mı? Hayaliniz kimsesiz çocuklarla bir arada bulunabileceğiniz bir işte çalışmak mı? Hadi yapın artık ilgili yere başvurunuzu. Hayaliniz bir kitap mı yazmak, hadi artık bilgisayarınızda yeni bir Word dosyası açın. Hayaliniz bu dünyaya kalbinizden geçen melodileri mi dinletmek, hadi artık müziğe başlamak için yaşınızın çok büyük olduğunu hesaplayıp durmayın. Alın o gitarı/sazı elinize, çalın kalbinizin ritmini, dinleyin ruhunuzun müziğini ve tüm dünyaya dinletin.

Zamanı geldi artık, farkında değil misiniz? Bizim bundan sonraki adımımız: Geçmişte yaşananları saygıyla, anlayışla, sevgiyle, geride bırakmak, her birini tarihi bir ders gibi sindirmek, şimdiye, şu ana bakarak hayalimizi, yapmayı kalpten istediğimiz işleri yapmak olmalı. Dinlerin kutsal kitaplarında yer alan ve özellikle vurgulanan, dolayısıyla insanlardan beklenen en önemli şeyler: İnsanların sevgi, hoşgörü içinde olmaları ve salih ameller yapmalarıdır. Kendisi ve kendisi gibi düşünen insanların özgürlüğü adına, her hangi bir düşünceyi savunduğu için acı çeken, eziyet gören ve hayatını kaybeden insanlar için ve onların korkmadan özgürlük adına yaptığı tüm fedakarlıklar adına biz de özgürleşelim. Ancak kendimizi hatırlayarak, kurduğumuz hayallere hayat vererek, onların boşuna eziyet çekmediğini, boş yere ölmediğini görebileceğiz.  Biz bu ay ( Haziran’da) özgürlük adına canını vermiş bütün insanlarla birlikte taksimde uyandık/taksimden uyandırıldık. Hadi artık ayağa kalkın ve dünyaya kendinizden sevgi dolu bir renk katın.

Funda Karaaslan Bilgin, İstanbul – 21 Haziran 2013

Kaçışı Sona Erdirmek

Kimse bile bile kaçmaz içindekilerden. Kaçtığımız belki de bir türlü teslim alamadığımız gücümüz yani gerçek biz. Kendi gücümüze sahip olmayı erteledikçe başımıza gelenler aslında yine kendimize yaşattığımız senaryolardan ibaret. Artık var olduklarını kabul edip; görelim orada olanları. Kendisi olmaktan kaçan her insan gibi uyumaya devam etmek rüyayı uzatıyor, belki de kabusumuzu. Neden korkuyoruz? Kendimizden? Karışıklık ve zihin gürültüleri eşliğinde kaybolarak derin bir uykuya dalıyoruz. Zaman zaman bizi uyandırmak için gelen olaylar ya da insanlar oluyor, onlara kızıp sinirlenip; ya da açıkçası onlarla oyalanıp, uykumuza geri dönüyoruz ya da belki hiç ara vermiyoruz. Kendimiz olmaktan, kendi gücümüzü ele alarak, olaylardan etkilenen değil, artık olayları yaratan/oluşturan insan olmaktan neden bu kadar korkuyoruz? Belki sorumluluk almak zorunda kalmaktan, belki de o zaman hayatımızda olan olmayan ne varsa hepsinin bizim sayemizde olduğunu kabul etmek durumunda kalacağımızdan. Eğer sorumluluk almayı başarırsak; alamadığımız her sorumluluğun, kabul etmediğimiz her ol ’anın endişesi, kızgınlığı ve korkusu, birden bizim hatamıza, yanlışımıza, eksiğimize dönüşecek. Varsın böyle olsun, bir kere kabul edin ve özgürleşin ondan. Bir kerecik gerçek siz olmayanı öldürün. Başka türlü nasıl değişecek hayatınız? Nasıl daha güzel hale gelecek her bir yarınınız?

Bizim, kendimizi tüm korkularımız, endişelerimiz ve tüm sorumsuzluklarımızla en azından bir kerecik kabul etmemizin zamanı geldi. Kendimizden kaçarken, karşımızda gördüğümüz ve cımbızlarla çektiğimiz hata ve kusurların aslında bizde olduğunu anlamamızın zamanı geldi.  Bazen dışardan içeri de iyileşebiliriz evet, ama en etkili ve hızlı gelişmeler/iyileşmeler içerden dışarıya olmuyor mu? Zaten dışarıda gördüğünüz her şey, aslında içinizde, kabul etmeseniz de. İçinizde var olanları önce görün, sonra var olduklarını kabul edin ve salıverin hayatınızdan, içinizden. Nasıl bir yöntem kullanmayı tercih edersiniz o size kalmış ama artık pozitif denilen ya da denilmeyen tüm bilimler sınırsız yöntemlerle size internetten, televizyondan, kitaplardan ya da bir tanıdığınızdan sesleniyor. Duyamıyorsanız, dikkatle dinlemeye başlayın. Size uygun olanı hemen duyun ve bir adım atın, artık eyleme geçin. Düşünce, söz, eylem üçlüsünü artık bir arada kullanın, değişim, gelişim ve yeni oluşum için. Her gün ufak bir yeni adım ve işte sonunda beklediğiniz, istediğiniz hayatınız. Bu kadar basit mi, belki de bundan daha kolay? Henüz denemediniz ki, bilemezsiniz…

Funda K. Bilgin

Uçurtmam Süzüldü Göklerde

Saatlerimi verdim, önce uçurtma yaptım, düzgün olsun istedim eserim, bir uçurtma yaptım bahçede. Bütün çocukların en iyi dilekleriyle, en güzel benimki uçsun temennimle. Güzel bir bahar gününün ılık esintisine güvenip, beni de birazcık havalandırır mı diye içimden geçirip, çok güzel bir uçurtma yaptım abimle. Çıtalarından biri kırıldı önce, değiştirdik, telafisi olan bir şeydi, güldük geçtik. Baharın rüzgârına salıverdik, biraz koşturduk önce, ben tuttum uçurtmayı, arkamı dönüp koştum sonra bıraktım ellerimden, süzüldü kendiliğinden, sonra abim koştu geriye, hızlandı gitti ileriye. Göklere yükselirken uçurtmam, hayrandım artık ona, kanatları olmadığı halde uçuyordu havada. Salına salına uçtu yükseldi, ipini önce yavaş sonra hızlı bıraktık. Azad edilmiş bir kuş gibi göklere gidiverdi uçurtma, kuyruğu atın yelesi gibi titrerken, içimde heyecanı beni sardı. En yükseklere gitti uçurtma, hışırtısı duyulmaz oldu önce ve sonra zor seçebildik. En özgür oydu artık, hesapsız, kuşlar gibi hür.

Ellerimde yelesini tutar gibi sımsıkı tutunduğum ipleri, kimi zaman zorladı beni, yükseğe, daha yükseğe çıkmak için. O zaman ben oldum onu engelleyen, özgürlüğün bittiği noktaydı o an. Uçurtmam uçtu gitti, göklerde süzülürken o, ben yerdeydim, yine hayallerimle uçurtmamı bekledim. Gelip bana gökyüzünü anlatsın istedim, uçmayı, özgürlüğü, bulutları anlatsın diye bekledim. Güneşe doğru koşmayı, rüzgâra karşı durmayı, bazen de rüzgâra kapılmayı anlatsın istedim. Saatlerce uçurtmamı bekledim, sıkıca kavradım ipini, uçup gitmesinden korkarak, ona karşı durarak, özgürlüğü bana yeğlemesin istedim.

Bütün gün tek başıma, uçurtmamın gelmesini bekledim, hayallerimi hayallerine ekledim. Hürdü uçurtmam, şen şakrak kuşlar gibiydi. Dörtnala koşan atlar gibiydi. Bana özgürlüğü fısıldadı uzun uzun, kuşlarla dans etti, rüzgârla yarış etti ben onu izlerken. Uçurtmam uçtu gitti, arkasına bakmadan, gökyüzünde süzüldü gitti… Özgürlük, arkana bakmadan ileri gitmek demekmiş, bana bunu en iyi uçurtmam gösterdi…

Funda K. Bilgin